Ana Sayfa Blog Sayfa 2

3-6 Yaş Döneminde OYUN

Çocuklarda 3-6 yaş döneminde oyun dünyanın en önemli şeyidir ve bu duygunun,ihtiyacın doyurulması haytlarının bundan sonraki kısmında hatta yetişkinlik dönemlerinde bile büyük etkiler taşıyacaktır.

Oyun Dönemi 3-6 yaş

Erişkinler oyunu çocuğun eğlenmesine, oyalanmasına yara­yan amaçsız bir uğraş olarak görürler. Oyun çocuk için çok önemli bir iştir.Çocuk oyunu ciddiye alır. Bu yaşta oyuna doymaz. Oyun sırasında açlığını, tuvaletinin geldiğini unutur. Oyun bitiril­meden bırakılmaması gereken bir görevdir.

Oyun, çocuğu tanımakta ve onun sorunlarına yardımcı ol­makta iyi bir araçtır. Erişkinlerin, oyunun çocuğun öğrenme ve rahatlama yolu olduğunu bilmeleri gerekir. Çocuk, oyunla öğ­rendiklerini pekiştirir. Çocuklar oynarken, yetişkinleri yanlarında istemezler. Yetişkinlerin bu isteğe saygı duyması gereklidir.

Çocuk mutsuz olduğunda, korktuğunda, çevresinde olanları anlayamadığında, rahatlamak, korkularını atmak için oyun oyna­ma yolunu seçer. Aynı dili konuşmayan çocuklar oynarken hiç zorlanmazlar. Oyun çocuğun saldırganlık dürtüsünü boşalt­masına da yardımcı olur.

Yaşıtlarıyla oynama olanağı bulamayan çocuklar insan ilişkilerinde zorluk çekerler. Çocuk oyunda kendi hakkını korumayı, başkalarının hakkını gözetmeyi, işbirliği ve paylaşmayı öğrenir, toplumsallasın Anne babalar okul başlayınca oyun bıçakla kesilmiş gibi bitsin, çocuk sadece ders çalışsın isterler. Oyun çocuk için bir gereksinimdir. Yaşı büyüdükçe biçim değiştirerek devam edecektir. Oyuna doymamış bir çocuk okula da hazır değildir. Oyun çocuğun ruhsal gelişimi ve kişilik kazanması için sevgiden sonra gelen en önemli gereksinimdir. İlk yıllarda çocuk için önce sevgi, sonra uyku gelir. Üçüncü dönemde bu yerini önce sevgi sonra oyuna bırakır.

Çocuklarda gelişim dönemleri ana sayfası

Okul Öncesi Dönemi (3-6 Yaş)

Oyun dönemi de denilen bu dönem üç-altı yaş arasını kapsamaktadır. Bu dönemde çocuk, konuşkan, sokulgan, sevimlidir. Durmadan sorar. Bazı uzmanlar bu döneme “bu ne dö­nemi” veya “soru sorma dönemi” de derler.

3 6 yaş okul öncesi çocuk psikolojisi

Çocuğun, “bu ne için, nasıl” gibi sorularının ardı arkası kesilmez. Çocukta sonu gelmez bir öğrenme açlığı vardır. Her şeyi bilmek, tanımak hem anne babayı, hem çevresini bunaltıncaya kadar sorar. Söz dağarcığı genişlemiş, anlatım gücü rahatlamıştır.

Özerklik döneminin inatçılığı, olumsuzluğu gitmiş, onun yerini olumluluk, söz dinlerlik almıştır. Karıştırıcılığı daha bir sü­re devam edecektir. Kırıcılığı ve zarar vericiliği kalmamıştır. Ar­tık beceriksiz, sakar tavırları yoktur. Uğraşları amaca yöneliktir. Girişken ve yardıma hazırdır. Kendi işini kendi görmeye bayılır. Bu dönemde anneler, çocuklarının kendi işlerini yapmalarına izin verebilirlerse, çocuklar çok mutlu olur. örneğin, anne giye­ceklerini hazırlarsa, çocuk giyinebilir, düğmesini ilikleyebilir. Anneler çocuklarına küçük işler yaptırmalı ve de onlardan ken­dilerine yardım etmelerini istemelidirler. Kaldırabileceği küçük paketleri taşımasını, çatal-kaşıkları sofraya götürmesini is­temek gibi.

Bu dönemde tutuculuk da azalmıştır. Artık anne çocuğu her an kontrol etmek ve denetlemek zorunda değildir.

Bu dönemde çocuğun oyuna doymadığı görülür. Artık tek başına oynayamaz, oyunda arkadaş arar. Arkadaş anneden babadan daha fazla önem kazanmıştır. Yaşıtlarıyla oyun oyna­maya, paylaşmaya, ilişki kurmaya yatkındır. Artık elini kolunu daha becerikli kullanmaktadır. Yürümede ve konuşmada beceri kazanmıştır. Masallara, öykülere, çizgi filmlere ilgi başlar. Çizgi filmlerdeki kahramanlar konusunda ona bir şeyler anlatılabilirse, seyretmeye ve zevk almaya başlayacaktır. Korkutucu hikaye­lerden etkilenir. Öcüler, cinler, umacılar, hortlaklar, onun için gerçek varlıklardır. Bu dönemde hayal gücü çok canlıdır. Bu, döneme has ve normal bir gelişmedir. Bazen anneler bundan tedirgin olurlar. Çocuklar bu dönemde duyduklarını abartarak gördüklerini çarpıtarak anlatırlar. Olmamış şeyleri olmuş gibi anlatmaya bayılırlar. Anne bu olayı yalanla karıştırmamalı, bunun çocuğun gelişimi için gerekli olan doğal birtepki olduğunu bilmelidir.

Çocuklar yeni öğrendikleri sözleri durmadan tekrarlarlar. Kendiliğinden sözler uydururlar. Kafiyelere, ayıp sözlere,bilmecelere ilgileri vardır. Çok canlı olan hayal gücünün et­kisiyle kolay korkar, çabuk etkilenirler. Zaman zaman gerçekle gerçek dışını karıştırırlar.

Bu dönemde çocuk ufak tefek sıyrıkları önemser, ya ağlar ya da paniğe kapılarak, annesinden yardım ister. 

Bu yaşta benlik duygusu iyice gelişir. Kız erkek rolleri ve farklılıkları farkedilir. Bu çağda kız ve erkekler şeklinde kümeleşip, oynamaktadırlar. İlgileri cinsiyetlerine göre ayrılmaya başlamıştır.                                                        

Beş-altıncı yaşa kadar süren bu dönemde, çocuklar aile içi duygusal daigalanmalara ve sevgiye çok duyarlıdır. Bu dalga­lanmalardan ve sevgi kaybından fazlaca etkilenirler. 

Oyun çağının belirgin bir başka özelliği anneye babaya benzeme çabası ve öykünmedir. Bu dönemde, kız çocuklar annelerine, erkek çocuklar babalarına hayrandır. Annelerine hayran olan kız çocuklar, mutfakta iş yapmaktan, yemek yapar­ken veya sofrayı kurarken ona yardım etmekten hoşlanırlar. Anne kek yaparken veya hamur açarken onu da ortak etmeli, zaman zaman bulaşıklara yardım etmesine izin vermelidir. Bu yaşta kız çocuklar annelerinin makyaj malzemelerini karıştırır, elbiselerini, ayakkabılarını giymekten hoşlanırlar. Özellikle baba­larına bu şekilde görünmeye dikkat ederler. Bu davranışta hem anneye benzeme hem de kendini babaya beğendirme isteği vardır. Bir başka deyişle annesine bağlılığı ve sevgisi ile babasının beğenisini kazanmak isteği bir arada gider.

Analitik psikolojinin babası olan Freud’un belirttiği gibi, bu önemde kız çocukta babaya, erkek çocukta anneye yönelme olmaktadır. Bu yaşta kızlar babalarıyla, erkekler anneleriyle daha iyi anlaşmaktadırlar. Bu rekabette kız çocuk anneyle babanın arasına oturarak, onları yan yana oturtmamaya çalışır. Örneğin, arabada önde, babanın yanında olmak ister. Baba onun yanında olsun, onu kucağına alsın, onunla konuşsun ister.

Dört- beş yaşlarında çoğu kız çocuğu annesine “Anne ben büyüyünce babamla evleneceğim” der. Benzer davranış erkek çocukta da görülür. Erkek çocuk da babasına hayrandır. Onun gözünde babadan daha becerikli, daha akıllı ve daha güçlü kimse yoktur. Yaşıtlarına “Benim babam senin babanı döver” der. Yürüyüşüyle, hareketleriyle, konuşmasıyla babayı taklit eder. Babanın giysilerini, ayakkabılarını giyer, sigarasını içiyormuş gibi ağzına götürür. Hatta olayı traş olma isteğine kadar vardırır.

Erkek çocuk erkek kimliğini babaya, kız çocuk da kız kimliğini anneye benzeyerek kazanır. Psikolojide bu olaya özdeşim adı verilir.Çocuk anne babanın tutumlarını, duygularını, davranış, düşünce ve huylarını kendi benliğine maleder. Kendi kişiliğinin bir parçası haline getirir. Bunu yaparken bir üst benlik geliştirir. Bunu cezadan korktuğu için değil, özellikle anne babasının sevgisini sürdürebilmek için yapar.

Erkek ve kız çocuklar bir yandan anne babayı örnek alıp, onların niteliklerini benimserken, öte yandan da anneyi baba­dan, babayı anneden kıskanırlar. Kız çocuğun kendini babaya beğendirmek isteyişi gibi erkek çocuk da annesine, onu koruyacağını söyleyerek beğenisini almak istemektedir. Erkek çocuklar bu durumu annelerine “Babam seyahate çıkarsa, korkma ben varım” diyerek ya da “Büyüyünce sana ben baka­cağım” ifadeleriyle anlatırlar. Bu yaştaki çocukların bu çok do­ğal tutumu kimi anne babayı öfkelendirir ve korkutur. Çocuklarını azarlayarak susturmalarına neden olur. Ünlü psikoanalist Freud’un Oidipus Kompleksi diye söz ettiği bu evrensel tepki, gelişen kız ve erkek kimliğinin doğal bir sonucudur. Babayı kendine rakip görür ve kıskanır. “Büyüyünce seninle evle­neceğim” diyen çocuğa annesinin “Ama ben evliyim” demesi yeterlidir. Tepki göstermek, azarlamak, çocuğun bocalamasına, suçlanmasına neden olur. Bu yaştaki çocuğu hala anne babanınodasında yatırmak sakıncalıdır. Bu durum geçici olan suçluluk duygularını alevlendirebilir. Erkek çocuk anneye karşı hissettiği duygulardan dolayı baba tarafından cezalandırılacağından kor­kar. Örneğin sünnet edilmeyi böyle bir ceza olarak yorumlaya­bilir. Bundan dolayı bu yaşta çocukları sünnetle korkutmak sakıncalıdır. Bu korku ve suçluluk kız çocuklarında da görülür. Bu kıskançlık ve rekabet gelişim çizgisi içinde normal ve geçici bir duygudur.

OYUN

İYİ BİR ÇOCUK YUVASI (ANAOKULU) NASIL OLMALIDIR?

YUVAYA BAŞLAMA YAŞI NE OLMALIDIR?

Çocuklarda gelişim dönemleri ana sayfası

ÇOCUKTA PSİKOLOJİK GELİŞİM DÖNEMLERİ

Çocuğun geçirdiği gelişim dönemlerini bilmek önemlidir. Her gelişim döneminde o döneme özgü davranışlar ortaya çıkmaktadır. Aileler bu davranışları tanır ve ayrımlarını yapabilirlerse, çocuklarıyla sağlıklı, güzel ve doyurucu ilişkilere girmekte zorlanmayacaklar; bir başka deyişle beklenti düzeyleri çocukla­rının performansının üzerine çıkmayacaktır.

çocuklarda psikolojik gelişim dönemleri

Eğer çocuk yaşına göre olması gereken dönemden geride kalmışsa, ya da gös­termesi gereken davranışları göstermiyorsa, bu konuda bilgili olan anne baba, bulunması gereken döneme ulaşmada çocuk­larına nasıl yardım edeceklerini ve ne türlü desteğe gerek ola­bileceğini bulabileceklerdir. Bu dönemlerin özelliklerini bilen ai­leler paniğe kapılmayacak, çocuğu zorlamayacaklardır. Örneğin, inatçılık dönemindeki çocukların inadını kırmaya çalışmak inadın artmasına veya yerleşip kalmasına sebep olabilmektedir. Psikologların ailelere tavsiyesi çocukla inatlaşmaktansa isteni­len, uygun, sağlıklı davranışların kazandırabilmesi için başka yolların da olduğunun bilinmesidir. Çocuğu belli bir konuda veya doğrultuda zorlamaktansa, o anda konu çocuğun daha uyumlu olduğu bir başka alana kaydırılabilirse bu durumda çocukla olumsuz ilişkiye girilmemiş olunacağından ilişkiler daha güzel ve sağlıklı yürüyebilecektir. Bizim toplumumuzda inatçılık istenmeyen bir davranıştır. Ancak, inadın üzerine gitme, inadı kırabilmek için dövme ve korkutma olumsuz sonuçlar doğuracak yanlış tutumlardır.

Çocuğa belli becerileri kazandırmak bütün ailelerin istediği bir amaçtır. Ama bu konuda acele etmemek gerekmektedir. Çocuk belli bir olgunlaşma sürecinden geçmeden belli beceri­leri kazanamaz. Özellikle küçük yaşlardaki çocuklar bedensel bazı becerileri, rahatlıkla öğrenirler. Örneğin, bebekler bile ko­layca yüzme öğrenebilirler. Çocuklar gelişimin belli dönemle­rinde, belli işleri yapmaya ve öğrenmeye yatkındırlar. Konuşma yeteneğinin gelişmesi de beynin belli bir olgunluk düzeyine erişmesine bağlıdır. Bu olgunluk düzeyine ulaşan çocuk ilgi, uyarılma ve destekle bu yeteneği geliştirir. Ancak bu dönemde ilgi ve uyarılmadan yoksun kalan çocuklarda gelişme hızı düşebilmektedir. Örneğin böyle durumlarda çocuğun iki yaşında kazanması beklenen becerileri ancak üç veya dört yaşında kazanabildiği gözlenmektedir. Bu durum konuşma, emekleme, yürüme ve alt temizliği alanlarında benzer özellikler gösterir.

Çocuklar yeni kazandıkları yeteneklerinin üzerine giderler. Yürümeye başlayan çocuk, devamlı yürümeye çalışır, konuş­maya başlayan çocuk, devamlı konuşur.

Gelişim dönemlerinin bilinmesi ruh sağlığı için de önemlidir. Ruhsal gelişimin yolunda gidip gitmediğini anlamamızı sağlar. Çocukluk yaşantılarının bilinmesi, kişinin ruhsal uyumsuz­luklarının ve sorunlarının aydınlatılması bakımından önem taşır. S. Freud, insanın çocukluk yaşantısının yetişkin dönemini etki­lediğini vurgulamakta, “kişiliğin temeli ilk beş-altı yılda atılır” de­mektedir. Ona göre uyumlu bir kişilik için gelişim basamaklarının uygun aşılması etkili olabilmektedir.

Çocuk psikologları da ruhsal gelişimdeki sorunları erken­den yakalayarak, sürekli hale gelmeden önlemeye çalışmak­tadırlar. Ruhsal gelişim, inişler, çıkışlar, hızlanmalar, yavaşlamalar gösterir. Zekâca yaşıtlarından gelişmiş bir çocuk,ruhsal olarak onlarla aynı seviyeye gelmemiş olabilir, örneğin, okumayı öğrenmiş bir çocuk hala altını ıslatabilmekte ya da okula başladığında annesinden ayrılmakta zorlanmaktadır.

Ruhsal gelişim dönemleri bıçakla kesilmiş gibi kesin çizgi­lerle ayrılmaz. Bir önceki dönemin özellikleri belli bir süre yeni gelinen dönemde de devam eder. Çocuk bu dönemlerde kazandığı yetenekleri özümleyerek kişiliğini oluşturur. Bir dönemdeki geri kalma veya yanlış öğrenmeler sonraki dönem­leri de olumsuz etkileyecektir.

ÇOCUKTA PSİKOLOJİK GELİŞİM DÖNEMLERİ

Süt Çocukluğu Dönemi (0-12. Aylar)

 Özerklik ve İnatçılık Dönemi (12.-36. Aylar)

 Oyun Dönemi (3-6. Yaşlar)

            İlkokul Dönemi (6-11. Yaşlar)

İLKOKUL DÖNEMİ (6-11 YAŞLAR) ÇOCUK PSİKOLOJİSİ ve GELİŞİMİ

0

Bu dönemde duygularda durgunluk, dürtülerde sakinlik göz­lenmektedir. Yine bu dönemde çocuk aile yuvasından çıkıp, toplumsal çevreye açılmaktadır.

ilkokul çocuk psikolojisi

6-11 Yaş İlkokul Dönemi Çocuklar

Bu dönem ergenlik dönemiyle sonlanmaktadır. Cinsel kimlik belirginlik kazanmış, özdeşim yapılmıştır. İyiyi kötüden doğruyu yanlıştan ayırt etme yeteneği olan üst benlik gelişmiştir. Bağımlılık azalmıştır. Anne baba artık dünyanın ekseni değildir. Büyüme hızı azalmıştır.

Somut düşünceden soyut düşünceye geçiş bu dönemdedir. Grup oyunları tercih edilmektedir. Kızlar erkekleri, erkekler de kızları oyunlarına almazlar. Kız ve erkek çocuklar kendi arala­rında oynarlar. Bu yaşta beceri kazanma ve bunu gösterme önem kazanmıştır. Pul, eski para, artist ve sporcu resimleri biriktirirler. Fıkra ve bilmecelerle ilgilenir, birbirlerinin kusurlarıyla alay eder, oyunlarda kahramanları yaşarlar, vurdulu kırdılı ma­cera filmlerinden hoşlanırlar.

Bu çağda cinsel konulara merak ve ilgi azalmıştır.

Okula Başlama

Okula başlama çocuğun hayatında önemli bir olaydır. Bu dönemde anneye aşırı bağımlı çocuklarda okul korkusu ortaya çıkabilir. Bu durum ciddiye alınmalı, çocuğa bu konuda zaman tanınmalı ve destek olunmalıdır. Bu konuda da çocuğu azarla­mak, kızmak, sert davranmak sonuç vermez. Annenin çocukla birlikte ağlaması durumu zorlaştırır.

Anne babanın kararlı tavrı çocuğu yatıştıracaktır. Çocuğun okul öncesi yıllarda örnek aldığı kişi anne babası iken, okul çağında buna öğretmenlerde eklenmektedir. Okul öncesi çocuklar anne babalarının her şeyi bildiğine inanmaktadırlar. İlkokul döneminde ise öğretmenin her söylediğinin doğru olduğunu kabul ederler. Bu dönemde öğretmenin etkisi anne babanın etkisinin önüne geçebilmekte­dir. Öğretmenler bilgi aktarımının yanısıra, çocuğun öğrenme, araştırma, inceleme yeteneğini teşvik etmelidirler. İyi bir öğret­men öğrencilerine sorumluluk vererek bu bilinci kazandırabilmelidir. Öğrencilerinin başarılarını teşvik edip, onları yüreklendirmelidir. Sınıf içinde çocukları aşağılayıcı tutumlar­dan kaçınmalıdır. Çocuklar, özellikle arkadaşlarının içinde bu tür tutumlardan olumsuz etkilenmektedirler.

İyi bir öğretmen, ruh sağlığının eğitimde çok önemli olduğunu bilmelidir. Anne baba “bir psikoloğa gitmek iyi olur mu?” diye öğretmene sorduklarında, öğretmen buna karşı çıkmakta; “ka­fası çalışıyor, zekâsı yerinde ne gerek var” demektedir. Bu yan­lıştır. Zekânın çalışması duygusal gelişimde sorunlar olmayacağı anlamına gelmemektedir. Ruhsal yardım almak utanılacak değil, övünülecek bir durumdur. İyi bir öğretmen her zaman aile ile işbirliği içinde olmalı, onlardan gelecek tepkileri kendi işine, tecrübesine karışılıyor şeklinde algılamamalıdır.

Uygun Öğretim Metotları

Nota ve ezbere dayanan öğrenme değil, araştırıcılığa yöne­lik öğrenme teşvik edilmelidir. Okullarda katı disiplin kuralları ve dayak olmamalıdır. “Okula başlayan öğrenci oyun oyna-mamalıdır” fikri yanlış ve tehlikelidir. Çocuklara “Pekiyi alamaz­sam, annem babam beni sevmez” korkusu verilmemelidir. Çocuğun aldığı kırık not onun hayatının sonu olarakgörülmemeli,genel durumuyla birlikte değerlendirilmelidir. Özellikle bu yaşta çocukların arkadaşlıklar kurması teşvik edilmelidir. Çocuğun doğal ihtiyacı olan arkadaşlığın “Derslerinden kalır” diye yasak­lanması ruhsal sorunlar doğuracak ve sağlıklı ilişkiler kurmasını zorlaştıracaktır.

Çocuklar eğitimleri ile ilgili sınavlara hazırlanırken anne babalar onları bir yarış atı olarak görmemelidir. Anne babalar çocuğu sınavlara hazırlamaya başlamadan önce bir psikologa danışmalıdır. Burada psikologa iş işten geçmeden önce gitmek önemlidir. Bu, çocuğun olumsuz etkilenmesini önleyecektir. Dersleriyle birlikte oyuna, arkadaşlarına, televizyo­na, spora, müziğe, sanata ve de eğlenceye zaman ayıra­bilmesine dikkat edilmelidir. Eğer uygun bir sistem kurulursa, bütün bunlar imkânsız değildir. Çocuğunu sınava hazırlayan anne babalar hayatı kendilerine zindan etmekte, genellikle de çocuktan fazla ders çalışmaktadırlar. Onlar hazırlanır, çocuğa anlatırlar. Özellikle anneler “ikinci sınıfı ben bitirdim”, “bu yaştan sonra ilkokuldan yeniden mezun oldum” derler. Yalnızca çocukla ders çalışmakla kalmaz, anne bazen eşini bile ihmal eder. Kendisini tamamen çocuğa adar; evde kimseye televizyon seyrettirmez, gezmeye ve oyuna izin vermez, sosyal ilişkilerini kısıtlar, hatta arkadaşlarıyla bile görüşmez. Bu hem çocuğun hem de kendisinin ruh sağlığını olumsuz etkiler.

İlkokul çağında arkadaşlıkların önemi

İlkokul çocuğu için arkadaşlık da çok önemlidir. Çocuklar çok kısa sürede kaynaşır, arkadaşlık kurarlar.

Bazı anne babalar çocuğun arkadaşlıklarını engellerler. Onlara göre çocuk dışardaki arkadaşlardan küfür, kötü sözler, hatta tehlikeli cinsel bilgiler öğrenebilir. Kendilerinin hem anne baba hem arkadaş olabileceklerini savunurlar. Bu çocukların büyüdüklerinde, ürkek, kendine güvensiz, ailesine aşırı bağlı,kendi ayakları üzerinde duramayan yetişkinler olabilecek­leri unutulmamalıdır.

Bazı anne babalar ise çocuklarına aşırı karışırlar. Her ha­reketlerini kontrol etmek isterler. Aşırı kollanan ve kısıtlanan çocuklar arkadaşlık kurmakta zorlanırlar. Bu çocuklar arkadaş sahibi olmak için çok fazla fedakârlık yapmak zorunda kalırlar. Hatta kendisiyle oynamaları için arkadaşlarına hediyeler alırlar. Arkadaşsızlık kötü arkadaşı olmaktan bile sakıncalı ve çocuk için dayanılmazdır.

Arkadaşlık ilişkileri çocuğa toplumsal yaşamda uyumlu ilişkiler kurmayı, işbirliğini, paylaşmayı ve yardımlaşmayı öğretir.

 Çocuklarda gelişim dönemleri ana sayfası

Sivrisinek ısırığına ne iyi gelir?Doğal sivrisinek kovucular nelerdir?

0

Sinekler yaz boyunca başımızın belası. Akşam iş çıkışı yapılan harika bir planı, evde balkon sefasını ya da aylardır hayali kurulan tatili cehenneme çevirebiliyorlar. Bunun yanında ciltleri çok daha hassas olan bebek ve çocuklar için çok daha sevimsiz bir tecrübe.

doğal sivrisinek kovucular

Peki sivrisinekler ve sivrisinek ısırıklarıyla nasıl başa çıkacağız?

Geçen gün NBC haberlerinde sinek savar olduğu iddia edilen bir telefon uygulamasının testini izledim. Hiç kimyasal içermemesi ve ses frekanslarıyla sinekleri uzaklaştırdığı iddia edilen bu uygulamanın işe yaramadığını görmek üzücü bir tecrübe oldu. Sinekler yazın en keyifli anlarını cehenneme çevirebiliyor!

Peki gece uykunuzda size sinekler saldırdı ve sabah uyandığınızda her yeriniz ısırık içinde. Yorgunluktan akşam ziyafetini hissetmemişsiniz bile. Maalesef yakın zamanda benim de başıma gelen bu durum çok sevimsiz. Sadece sağ kolumda 62 tane ısırık saydığım sineklerin ziyafeti sonrası yatak odamda katliam başlattığımdan emin olabilirsiniz. Ancak günlerce etkisi geçene kadar kaşımadan o sinek ısırıklarıyla yaşamaya çalışmak korkunç bir durum. İşte size sinek ısırıklarının konforsuzluğunu rahatlatabilecek birkaç öneri:

Sivrisinek ısırığına ne iyi gelir?

1-      Gündüz için kaşıntıyı önlemek amacıyla düşük dozlu antihistaminik ilaçlar kullanabilirsiniz.

2-      Gece sizi ağırlaştırıp uykunuzun gelmesi rahatsız etmiyorsa daha yüksek dozlu antihistaminik kullanabilirsiniz.

3-      Eğer deniz kenarındaysanız denize girmek ısırık şişliklerini azaltacak ve kaşınızı rahatlatacaktır. Ancak aynı etki havuz için geçerli değil. Tam tersine klorlu su tahriş ederek sıkıntınızı arttırabilir.

4-      Anlık kaşıntılar için Fenistil Jel ve benzeri antihistaminik içerikli merhemler kullanabilirsiniz.

5-      Eğer kaşıntı dayanılmaz ise içeriğinde düşük dozlu kortizon olan krem veya merhemleri deneyebilirsiniz.

6-      Ancak bu aşamadaysanız en doğrusu bir dermatoloğa görünmeniz olacaktır. Kortizon ve antihistaminik bazı bünyelerde alerjik reaksiyonlara sebep olabilir bu yüzden önceden kullanmadıysanız dikkatli olmanız gerek.

7-      Çocuğunuza herhangi bir ilaç veya merhem kullandırmadan önce mutlaka çocuk doktoru ile görüşün.Elbette en güzeli hiç bu aşamaya gelmeden öncelikle ısırılmaktan korunmak. Sprey sinek ilaçları oldukça etkili ve evet yatacağınız odayı ilaçlayıp uyumadan önce 2-3 saat havalandırırsanız sağlıklı bir çözüm olabilir. Ancak eğer kaldığınız yerde sineklerin tekrar girmesine engel olacak tel sistemi yoksa bu işe yaramayacaktır. Sakın ama sakın ilacın kokusuz ve insana zararsız olduğu gibi yanlış bilgilendirmelerle ilaçlama sonrası havalandırılmamış odada bulunmayın. Evet sizi öldürecek düzeyde bir kimyasal yok ama bu ciğerlerinize zarar vermediği anlamına gelmiyor.

Sivrisinek neye gelmez? Sivrisineğe karşı kendimizi nasıl koruruz?

1-      Sinekler en çok günbatımı ve sonrasında aktif olurlar. Bu saatlerden itibaren kapalı alanlarda bulunmak çözüm olabilir.

2-      Elbette tatilde veya bir yaz akşamında sürekli kapalı alanlarda olma şansınız ve isteğiniz olmayabilir. Bu durumda sinek savar losyon ve spreylere başvurabiliriniz. Ancak bu sprey ve kremlerin en etkililerinin DEET adlı ve fazla kullanıldığında zehirleyebilen bir kimyasal madde içerdiğini unutmayınız.

3-      Limon otundan elde edilen Sitronella maddesinin doğal bir sineksavar olduğu söylense ve daha natürel merhem ve losyonlarda bulunsa da çok etkili değil.

4-      İşe yarayan ve daha doğal bir alternatif isterseniz limon ve okaliptüs yağının karışımını kullanabilirsiniz.

5-      Eğer güneşlenmek istiyorsanız ve güneş koruyucu kullanacaksanız unutmayın ki güneş koruyucuyu her iki saatte bir yenilemeniz gerekiyor. Ancak sinek savarı sadece bir defa sürmeniz gerekiyor. Sinek savar spreylerden ve kremlerden zehirlenmek için oldukça fazla miktarda kullanmak gerekiyor ve gün içinde sıklıkla sürmek de bunu oluşturan sebeplerden birisi. Ayrıca sineklerden korunmak için cildinizin her bir noktasına sürmenize de gerek yok.

BİBERON KULLANIMININ BEBEĞİN RUHSAL GELİŞİMİ ÜZERİNDE OLUMSUZ ETKİSİ VAR MIDIR?

0

Biberon kullanmak bebeğin psikolojisine zarar verir mi? Aslında annenin yaklaşımına göre değişir. Eğer sütü biberonla verirken dahi onunla etkileşim sağlar, memeden süt alırken hissetiklerini aynen hissetmesini sağlarsa bebeğin ruhsal gelişimine olumlu etkisi olur.

bebeğe biberon vermek zararlımı

Biberon Kullanmak Zararlı mı?

Bebeğin beslenmesinde anne sütünün önemi bilinmektedir. Ancak, biberon kullanımı zorunlu ise bu, bebekle sıcak bir ilişki içinde gerçekleşiyorsa, beslenmenin biçimi önemsizdir. Anne biberonu kucakta, bebeğiyle konuşarak, gülücükler yollayarak veriyorsa, bu bebek için yeterli bir doyumdur. Bu konuda üzerinde durulması gereken şey, annenin biberonu kullandığı için kaygılanmaması gerektiğidir.

Emzirme sıklığı konusunda esnek davranılması gerektiği de uzmanlar tarafından belirtilmektedir. Bebeği saati gelmedi diye uzun uzun ağlatmak, her ağlayışta bebeğin ağzına meme tutuşturmak doğru değildir. Zaman içinde anne kendi bebeğine en uygun düşecek düzeni bulacaktır.

Çocuklarda gelişim dönemleri ana sayfası

ÇOCUK RUH SAĞLIĞI ve PSİKOLOJİSİ

0

Çocuk yetişkin insanın küçük bir örneği değildir. Bu nedenle davranışını, erişkin insan davranışından farklı değerlendirmek gerekir.

çocuk psikolojisi

Çocuk Davranışları

Çocuk, davranışında kendine özgü nitelikler göstermekte­dir. Bunun dışında her yaş çocuğunun o yaşa özgü belirli davranışları olduğu da bilinen bir gerçektir. İki yaş çocuğu, dört yaş çocuğuna hiç benzemediği gibi, dört yaş çocuğu da, sekiz yaş çocuğundan önemli özellikleriyle ayrılmaktadır. Çocuk ruh sağlığında önemli bir nokta, her yaşa has ruhsal gelişim özel­liklerinin iyi bilinmesi ve ayırt edilmesidir. İnatçılık dönemindeki bir çocuğun annesi, bu dönemin o yaşa özgü normal ve geçici bir dönem olduğunu bilse; “benim çocuğum sorunlu” diye paniğe kapılmaz. Ayrıca bu dönemin çocuğun özerkliği ile ilgili bir dönem olduğunu öğrenmiş olsa, çocukla zıtlaşmayacak, çocuğun inadını kırmaya çalışmayacak, kendisi huzurlu, çocuk da rahat olacaktır. Çocuğa inadını kırmak yönünde yapılan baskı, çocuğun bu gelişim dönemini aşmasına engel olacaktır. Bu dönemde sağlıklı gelişmesine olanak verilmeyen çocuk erişkin yaşamında inatçı, tutucu ve bencil bir kişilik sergileye­bilecektir.

İhtiyaçlar

Çocuk bakılmak, kollanmak ve korunmak ister. Bu nedenle anne ve babasına bağımlıdır. Sürekli bir deneme ve öğrenme içerisindedir. Zihin ve dil gelişimi hızla sürmektedir. Mantıklı düşünme yeteneği sınırlı, duygu ve düşüncelerini anlatabilme yeteneği zayıftır. Yaşantı ve deneyimlerinin azlığı nedeni ile çevresindeki olayları gerçeğe uygun olarak değerlendirmekte güçlük çeker. Gördüklerini yanlış yorumlayabilir.Çocuğun hayal gücü zengindir. Örneğin: Dört yaş civarındaki çocukların hayali arkadaşları vardır ve bu arkadaşlarını gerçek olarak düşünürler. Yine aynı yaşlarda “öcü” kavramı ile korkutulan çocuklar, öcünün gerçekten var olduğunu sanırlar. Çocuklar anlayamadıkları olayları hayal güçlerinin yardımı ile açıklarlar.

Çocuk bencildir, fakat bu bencillik yetişkinlerdeki durumdan farklı özellikler gösterir. Çocukdürtü ve isteklerini dizginlemeyi, ertelemeyi bilmez. İsteklerinin anında karşılanmasını ister. Olur olmaz yerlerde, o anda olmayacak şeyler isteyip annesini zor durumda bırakabilir. Çocuk egosantrik (Benmerkezli)dir. Olayları, kendi çevresinde dönüyormuş gibi değerlendirir. Oyuncaklarını paylaşmayı istemez. Paylaştığında oyuncakların arkadaşı tarafından sahiplenileceğini düşünür. Arkadaşının oyuncağı ile oynadığında ise, bu oyuncağın aslında arkada­şına ait olduğu gerçeğini kabullenmek istemez.

Zaman Kavramı Gelişmemiştir

Çocukta saat ve gün kavramları gelişmemiştir. “Yarın teyzen gelecek” denildiğinde, çocuk bir saat sonra “Yarın oldu mu ?” diye sorar.

Somut Soyut

Çocukta somut düşünce hâkimdir. Çocuklar soyut kavramları, atasözlerini, deyimleri ve fıkraları anlamakta zorluk çekerler. Böyle soyut konuşmaları somut olarak düşünürler. Örneğin, ölüm olayını seyahate çıkmak olarak anlarlar. Melek, peri, dev’ öcü gibi masal kahramanlarının gerçekte var olduklarını düşünürler.

Canlı Cansız Ayırımı

Küçük çocuklar canlı-cansız ayırımı yapamazlar. Onlar için oyuncaklar, çevredeki eşyalar canlıdır. Başını veya ayağını vurduğu bir şeyi döver ve bunu annesi de yaptığında ağlamasını keser.

Çocuk büyüsel düşünceye inanır. Kafasından geçirdiği her şeyin ve her söylenenin gerçek olabileceğini sanır. Anne “ölürsün inşallah” derse, bunun gerçekleşeceğini düşünüp, korkuya ka­pılır. Örneğin, kardeşinin ölmesini istemişse, tesadüfen karde­şi de ertesi gün hastalanmışsa, bu olaya kendisinin sebep oldu­ğuna inanır. Bu büyük bir korkuya kapılmasına neden olabilir.

Korkular ve Kaygılar

Çocuklar korku ve kaygılarını abartılı yaşarlar. Bu olay, gerçeği değerlendirme yetilerinin zayıf oluşuyla ilgilidir. Çocuklar anne babadan ayrı kalmaya hiç katlanamazlar. Uzun süreli ayrılıklar çocuğu tedirgin eder ve sarsar. Bir anne baba seya­hate çıkıp, çocuklarını büyükanneye on günlüğüne bırakıp, döndüklerinde çocuğun hırçın, ağlayan, uyuma konusunda zorluk çıkaran bir hale geldiğini görmüşlerdir. Bir başka aile düzgün cümlelerle konuşan üç yaşındaki çocuklarını bakıcıya bırakıp, bir haftalığına gidip döndüklerinde çocuğun hiç konuşmadığını fark etmişlerdir. Böyle durumlarda, aileden ayrı kalınan süre arttığında, çocukta kekelemenin başladığı sık görülen örneklerdendir. Çalışan anneler çocuklarını bazen köyde ya da başka semtte oturan büyükanneye bırakmaktadırlar. Çocuk yalnızca hafta sonları anne babasıyla kalabilmektedir. Hatta bazen işleri olduğunda, haftasonu bile anne babasını görememektedir. Bu iki duruftıda da çocukta sorunlar ortaya çıkabilmektedir.Çocuğunkimlikgelişiminde ve ruhsal yapısında ortaya çıkabileceksorunlara ortam hazırlamamak için örneğin büyükanneye bırakılan çocuğun iş dönüşü baba ya da anne tarafından zorunlu durumlar dışında kendi evine alınması sağIıklı olacaktır. Ayrıca iki çocuk varsa, anne birini almakta, diğerini yine büyükanneye sanki temelli veriyormuş gibi bırak­maktadır. Bu durum çocuklardan birinin “Beni sevmiyorlar, istemiyorlar, attılar” diye düşünmesine sebep olabilmekte ve her iki çocuğun da ruhsal sağlığında olumsuz etkileryapabilmek-tedir. Yanına bırakıldığı büyükler tarafından “sen bizim çocuğumuz oldun” şeklinde bir mesaj da verilirse, bu durum çocuğun kaygılanmasına sebep olabilmekte hatta onu bir ikileme düşürebilmektedir. Bu da onun kimlik gelişimini, benlik saygısını, kendine güvenini olumsuz yönde etkileyebilmektedir.

SONUÇ:

Ancak, çocuklar yukarıda sayılan tüm bu olumsuz etkilere mâruz kalsalar bile, yeni durumlara kolay uyum sağlayabilirler. Çocuk, hiçbir şeyden anlamaz, bilmez, aklı ermez şeklindeki düşünce tamamiyle yanlıştır. Çocuk şimdi duyar, biraz sonra unutur düşüncesi de doğru değildir. Çocuklar duygusal iniş-çıkışları farkederler. Özellikle, annenin huzursuzluğunu, mutsuzluğunu rahatlıkla sezerler. Annenin huzursuzluğunu sezen çocuklarda, huysuzluk ve huzursuzluk davranışları göz­lenebilmektedir. Bu çocuklarda ağlama, öfke nöbetleri, beslen­me ve uyku problemleri ortaya çıkabilmektedir. Hatta bebek­lerde bile bu tepkilere rastlanabilmektedir.

Çocuklar aileyi etkileyen üzücü olaylardan tüm aile bireyle­rinden daha fazla etkilenmektedir. Bu olumsuz etkiler sonucu; huysuzluk, huzursuzluk, davranış bozuklukları, yeme ve uyku problemleri gösterirler. Boşanmalar ve aile kavgaları çocuğun ruh sağlığını tehdit eden durumlardır. Ancak, bu durumların çocuklardan saklanması da sakıncalıdır. Kendisiyle konuşul­mayan çocuk, bilinmeyene karşı korku, kaygı ve panik yaşar, hatta çocuk, “büyükler bana söyleyemediklerine göre durum sandığımdan daha kötü” diye düşünür.

Sezeryanla Doğan Çocuklarda Obezite Riski Artıyor

0

Sezeryanla dünyaya gelen çocuklar ilerleyen yaşamlarında yüksek obezite riski taşıyor. Sezeryanla ilgili olarak yapılan yeni bir araştırmada ortaya konulan sonuçlar bebek bekleyen anne anne adaylarının “Sezeryen gerçekten gerekli mi?” sorusunu tekrar gözden geçirmelerini gerektiriyor.

Sezeryanla doğan çocuklarda obezite riski

Günümüz anne adayları ne yediklerinden nasıl egzersizler yapmaları gerektiğine kadar doğacak çocuklarının geleceğini belirleyecek pek çok konuda karar vermek durumunda. Şimdi bu zor kararlar arasıda bebeğin nasıl dünyaya getirilmesi gerektiği konusuda eklendi. Jama Pediatrics de yayınlanan bilimsel bir çalışmaya göre bebeğinizi hangi yöntemle dünyaya getirdiğiniz konusu bebeğinizin gelecekteki sağlığı üzerinde oldukça belirleyici bir faktör. Araştırma Harward Üniversitesi tarafından 22.000 katılımcıyla 1996-2012 yılları arasında yapıldı. Katılımcılara her yıl sorular soruldu. Araştırmanın amacı normal doğum ya da sezeryen ile doğumun yaşam boyu obezite üzerindeki etkilerini ortaya çıkarmaktı. Araştırma sonuçlarına göre sezeryanla dünyaya gelen çocuklar; çocuklarında, ergenliklerinde ve gençliklerinde normal doğumla dünyaya gelen çocuklara göre yüzde 15 daha fazla obezite riski taşımaktaydı. Ayrıca sezeryanla dünyaya gelen bebekler normal doğumla dünyaya gelen kardeşlerine göre yüzde 64 daha fazla obeziteye yatkınlık gösterdiler. Kardeşler arasında görülen bu farklılık özellikle önemli, çünkü aynı geni taşıyorlar ve aynı anneden doğdular.

Sezeryan Obezite İlişkisi

Peki sezeryanla obezite arasındaki bu ilişki nereden kaynaklanıyor? Bilimadamlarına göre doğum kanalı bebek sağlığına önemli katkı sağlayan bakteriler içeriyor. Uzmanlara göre doktorunuz medikal olarak gerekli olduğunu söylüyorsa anne adaylarının sezeryen konusunda üzülmemeleri gerektiğini belirtiyorlar. Ancak eğer tıbbi olarak gerekli değilse ve sadece anne adayının konforu düşünülerek bu karara yöneliyorlarsa bir kez daha düşünmelerini ve çok dikkatli karar vermeleri gerektiğini vurguluyorlar. Medikal gereklilik bulunmadığı halde sezeryanı tercih eden annelerin çocuklarının ise çok daha fazla risk taşıdığı belirtiliyor. Tabi doğum kanalındaki bakteriler dışında başka etmenler da var. Örneğin BBC tarafından yayınlanan bir açıklamaya göre sezeryanla doğan çocuklar emzirme konusunda sıkıntılar yaşıyorlar ve dolayısıyla obeziteye daha yatkın oluyorlar.

Sonuç olarak sezeryanla doğum ve obezite arasında sebep sonuç ilişkisini ortaya net olarak koyabilmek adına elbette daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç duyuluyor. 2015 yılında Medical Journal dergisinde yayınlanan bir makaleye göre sezeryan ve diyabet ilişkisi üzerine 20 çalışma bulunmakta, astım ve sezeryan arasındaki ilişkiyi doğrulayan 23 çalışma ve obezite sezeryan bağlantısını ortaya koyan 9 çalışma bulunuyor.

Harvard tarafından yapılan çalışmaya katılan doktorlardan birinin yaptığı açıklamaya göre sezeryan pekçok vakada şüphesiz gerekli ve hayat kurtaran bir presödür olarak görülüyor. Ancak pek tabii ki sezaryen anne ve bebek için bilinen bazı riskleri de beraberinde taşıyor. 

Ağız Kokusuna Ne Sebep Olur?

0
Ağız kokusu

Kötü ağız kokusu, ya da başka bir ifadeyle ağızda kötü koku sorunu sizi arkadaş çevresinde ya da ilişkinizde sıkıntıya sokabilir. Bunun için basit bir takım tedbirlerle ağız kokusuna çözüm bulabilirsiniz.

Ağız Kokusu Neden Olur?

Ağız kokusunun en önemli nedeni ağızda üreyen bakterilerin salgıladığı toksinler ve kükürt bileşikleri nedeniyle oluşan yapıdır. Diğer yandan bazı gıdalar, özellikle keskin yağlar içeren sarımsak ve soğan gibi besinler, proteinli yiyecekler ağız kokusuna neden olduğu gibi solunum ve sindirim yolu enfeksiyonları da ağız kokusuna neden olabilmektedir. Ağız kokusu hakkında sizlere birkaç küçük ipucumuz olacak.

Ağız Kokusu Nasıl Giderilir?

İpucu # 1: Gargara yapmak ağız kokusuna çare değildir. Sadece belirli bir süre ağız kokusunu giderir.

Gargara sadece geçici olarak ağız kokusundan kurtulmanızı sağlar. Antiseptik sıvılarla yapılan ağız gargarası mikropları öldürür. Ancak gargaranın etkisi geçici olduğu için sürekli olarak gargara yapmak gerekecektir.

İpucu # 2: Dişlerinizi fırçalamak ağız kokusuna kesin çözüm teşkil etmez.

İnsanların çoğu, diş fırçalayarak ağız kokusunu geçirebileceklerini sanıyorlar. Aslında diş macununundaki mentol etkisi geçene kadar bu varsayım doğrudur. Ancak dişler fırçalandıktan ortalama 1 saat sonra ağız kokusu şikayeti tekrar baş gösterecektir. Dişlerinizi fırçalarken ağız kokması şikayetini daha uzun süreli gidermek istiyorsanız dişlerinizi en az 2 -3 dakika fırçalayın. Çoğu insan dişlerini sadece 30 ila 45 saniye fırçalamakta ve bu süre diş yüzeyine ve diş etlerine yapışan plakları sökmeye yetmemektedir.

Diş fırçası ve diş macunu kullanımının yanında diş ipi kullanmak ta dişlerin temizliğine büyük katkıda bulunur ve ağızda kokuya neden olan yemek kırıntılarının bakteriler tarafından öğütülerek ağız kokusuna neden olmasını engeller.

İpucu # 3: Kendi nefes kokunuzu almanız imkansızdır.

İnsanlar kendi nefesinin kokup kokmadığını anlamak için nefeslerini avuç içlerine üfürerek bunu koklamayı denemektedirler. Söz konusu yöntem yanlış olup böyle yapılarak ağzınızın kokup kokmadığını anlamanız bir hayli zordur. Ağzınızın kokusunu sadece karşınızda konuştuğunuz insan anlayabilir. Tabi bu durumda da iş işten geçmiş demektir. Yakınlarınızdan birisi ağzınızda kötü koku olduğunu sizlere söylemişse bunu ciddiye alın ve hemen gerekli önlemleri alın.

Ağzınızdaki kötü koku hakkında endişeleriniz varsa, diş ve ağız bakımınızı düzgün yaptığınızdan emin olun. Geçici olarak nefesinizin kokmasına engel olmak amacıyla şekersiz sakız veya nane şekeri çiğnenebilir.

Fırça ve diş ipi ile düzgün ve düzenli bir biçimde yapılan diş temizliği ağız kokusunun önlenmesinde büyük fayda sağlamaktadır. Diğer yandan ağız ve diş sağlığını sürekli olarak korumak için diş hekiminizi sıkça ziyaret edin. Ancak kötü nefes kokusu devam ederse bunun nedeninin sinüzit gibi tıbbi bir sorun ya da diş eti hastalığı da olabileceğini aklınızdan çıkarmayın. Kısacası ağız kokusu nedeniyle bir ağız ve diş hastalığından şüpheleniyorsanız doktorunuza veya diş hekiminize başvurunuz. Böylelikle ağız kokusu şikayetinin arkasında başka bir şey olup olmadığını anlamanız da kolaylaşacaktır.

Eşim / Erkek arkadaşım beni hiç anlamıyor!

0

Zaman zaman partnerinizle uzlaşamıyor musunuz? Sanki başka bir dilde konuşuyorsunuz gibi mi geliyor? Sizin açıkça söylediğinizi düşündüğünüz şeyleri bambaşka mı anlıyor? O zaman aramıza hoş geldiniz. Yaşadığınız şey size özel bir durum değil. Pek çok kadın ilişkilerinde sıklıkla iletişim sorunu yaşıyor ve yanlış anlaşılmaktan, hatta hiç anlaşılamamaktan şikayetçi. Peki, biz kadınlar iletişim konusunda neden bu gibi açmazlara giriyoruz? Gelin hep beraber inceleyim.

evlilikte iletişim çok önemli

Dolaylı iletişim

İstisnalar olmakla beraber kadınlar ve erkeklerin zihinsel işleyiş ve algılayışlarının farklı olduğu bilimsel çalışmalarca kanıtlanmış durumda. Bu da direkt olarak iletişim ve idrak mekanizmasını etkiliyor. Cem Yılmaz’ın gösterilerinden birinde çok güzel bir benzetmesi var. Erkekler için “analog”, kadınlar için “dijital” benzetmesi yapan Yılmaz, tam olarak da konumuza parmak basıyor. İletişimlerini çok daha direkt ve dolaysız yapan erkeklerin, dolaylı ve karmaşık iletişime daha yatkın olan biz kadınları zaman zaman anlayamıyor olmaları hiç de şaşırtıcı değil. Sizin söz ve hareketlerinizle mükemmel anlattığınızı düşündüğünüz bir şeyin karşınızdaki tarafından tabiri caizse “odun” bir tepkiye dönüşmesi de bazen bu yüzden.

İfade biçimi

Bu hem kadınların hem de erkeklerin en büyük iletişim problemi. Hassas bir konuyu tartışırken söylenmiş bir kelime veya cümle bir anda ortalığı nasıl alevlendiriyor değil mi? Çok daha makul biçimlerde çözülebilecek konular öfke nöbetleri ve gözyaşlarıyla ve günlerce süren kırgınlıklarla sonlanmıyor mu? O zaman burada durup hem biz hem de partnerimiz bu süreci nasıl yönettiğimize bakmamız lazım. Zamanında dersine girmiş olduğum bir sosyal iletişim profesörü, sorunun temelde kendimizi nasıl ifade ettiğimizden kaynaklandığını söylemişti ve zaman içerisinde bu farkındalıkla sorunlarımı çözmeye çalıştığımda ne kadar haklı olduğunu tecrübe ettim.

Kavgaların çoğu iletişim problemlerinden kaynaklanıyor.

Zamanlama

Bazı konu ve durumların tartışılması için gerçekten zamanlama çok önemli. Yorgun, stresli ve tahammülsüzken ciddi ve hassas konuları partnerinizle tartışmanız iletişim kalitenizi düşürecek ve kavga etmeden çözüme ulaşmanızı zorlaştıracaktır. Elbette bazen konuşulması gereken konuyu ertelemek mümkün olmuyor. Bu durumda da ortamı iletişim öncesi mümkün olduğu kadar huzurlu ve dingin hale getirmek gerekiyor.

Peki kolay anlaşılır ve yapıcı bir ifade biçimi nasıl oluşturulur? Aslında çok basit: suçlamak, imalı ve dolaylı yoldan düşündüklerimizi söylemek veya hareketlerde bulunmak yerine açıkça duygularımızı ifade etmek. Örneğin “sen duyarsızsın” yerine, “sen bana böyle söylediğinde ben mutsuz oluyorum çünkü…” veya “yaşadığımız olay benim kalbimi kırdı çünkü…” veya “bu gibi davranışlar beni strese sokuyor çünkü…” gibi cümlelerle kendinizi ifade etmeye çalışın.

Hareketlerinizle karşınızdakine mesajlar vermeye çalışmayın.  Bunun yanında tartışırken karşınızdakine katılmıyorsanız bile sürekli “ama, hayır, yok..” gibi kelimelerle konuşmanıza başlamayın. “haklısın ancak…”, “söylediğin şey mantıklı ama…” gibi karşınızdakini anladığınızı gösteren cümleler kurarak cümlelerinize başlamak konuşmanın daha yapıcı olmasını sağlayacaktır.

Unutmayın, ne kadar uzun süredir beraber olursanız olun iki bambaşka insansınız. Size çok tanıdık ve anlaşılır gelen bir durum karşınızdaki için yabancı olabilir. Veya sizin geldiğiniz sonuçları göremiyor olabilir. Aynı şey karşı taraf için de geçerli. Tartışmak sağlıklı ancak kavga etmek değil. Tartışmalarınızı kavga boyutuna getirmeden sonlandırmak ilişkinizin daha az yıpranmasını ve birbirinize olan saygınızı korumanızı kolaylaştıracaktır.

Elbette hiçbir yöntemle her zaman kavgadan kaçınmak mümkün değil. Ancak bu yöntemi uygulayabilirseniz partnerinizin sizi daha iyi anlamasını ve belki de çok daha yıkıcı olabilecek durumların daha yumuşak geçmesini sağlayabilirsiniz.